top of page

Azerbaycan ve Ermenistan Arasındaki “Karabağ” Meselesinden Türkiye’ye Bir Bakış

  • Yazarın fotoğrafı: Kutay AKEKMEKCİ
    Kutay AKEKMEKCİ
  • 2 gün önce
  • 9 dakikada okunur

Nedir Bu Mesele?


Birinci Karabağ Savaşı

Karabağ, 1922 yılında SSCB’ye katılan Azerbaycan ve Ermenistan arasında hep önemli ve sorunlu bir konu olmuştur. 1923 yılında Azerbaycan Cumhuriyeti’ne bağlı özerk bir bölge hâline gelmiştir; ancak Rusya’nın bölgeye dair bu kararı, Ermeniler tarafından hiçbir zaman kabul görmemiştir. Birlik çatısı altında konunun üstü on yıllar boyunca kapatılmış; ancak Sovyetler Birliği’nin dağılmaya başladığı 1980’lerde, Karabağ’da yaşayan Ermenilerin bölgeyi Ermenistan ile birleştirme istekleri ve Azerbaycan’ın bu fikre karşı çıkması sonucu Karabağ meselesi yeniden su yüzüne çıkmıştır. Ruslar tarafından kontrol altına alınan bu anlaşmazlık, Azerbaycan ve Ermenistan bağımsızlıklarını kazandıktan sonra ise taraflar arasında bir egemenlik mücadelesi haline gelmiştir. 1992 yılının başlarında Rus birliklerinin bölgeden çekilmesinin ardından, Ermeniler ve Azerbaycan Türkleri arasındaki çatışmalar şiddetlenmiş; Ermenilerin günden güne işgal alanını genişletmesi sonucu Karabağ bir çatışma bölgesi haline gelirken Azerbaycan Türkleri de bölgeyi terk etmek zorunda kalmıştır. Ermeniler, 1991’de Hankendi’yi işgal etmiş; Şubat 1992’de Karabağ’daki çatışmalar Akdam, Şuşa ve Laçin’e ve Azerbaycan-Ermenistan sınırına yayılmış, Ermeniler tarafından bölgedeki Azerbaycan Türklerine karşı etnik temizlik başlatılmıştır. Ermenilerin 25-26 Şubat 1992 tarihinde Hocalı’da kadın, çocuk, yaşlı gözetmeksizin sivil halkı katletmesi, taraflar arasında tamiri zor bir kırılmanın başlangıcı olmuştur. 1992 yılında Karabağ’ın büyük bir bölümünü ele geçiren Ermenistan, bununla yetinmemiş ve Ermenistan toprakları ile Karabağ’ı birleştiren Laçin Koridoru’nu da açmıştır.17 Nisan 1993’te Azerbaycan’a saldıran Ermenistan, bu sefer de Kelbecer bölgesini ele geçirmiş; Laçin Koridoru’ndan sonra ikinci bir koridor açmış ve Azerbaycan topraklarının yaklaşık onda birlik bir kısmını işgal etmiştir. 1993 yılı boyunca, Azerbaycan açısından durum daha da kötüye gitmiş; Karabağ’ın tamamını ele geçiren Ermeniler, daha da ileriye giderek Karabağ’a yakın Azerbaycan topraklarının da bir kısmını ele geçirmişlerdir.



İkinci Karabağ Savaşı

27 Eylül–10 Kasım 2020 arasında Azerbaycan ile Ermenistan güçleri arasında Dağlık Karabağ ve çevresinde yaşanan 44 günlük yüksek yoğunluklu konvansiyonel bir çatışmadır. Temel nedeni, 1990 ateşkesinden sonra Azerbaycan’ın uluslararası hukukta tanınan topraklarının Ermenistan tarafından fiilen işgal altında olması, Minsk Süreci’nin tıkanması ve 2020 yazındaki sınır gerilimleriyle birlikte statükonun sürdürülemez hâle gelmesidir Savaş, 27 Eylül 2020 tarihinde gündüz saatlerinde temas hattında başlayan çarpışmalarla görünür hâle geldi. Azerbaycan Savunma Bakanlığı, Karabağ’daki Ermeni birliklerinin sivil yerleşimleri hedef aldığını duyurdu. Bu açıklamaların ardından Azerbaycan, tüm hat boyunca “karşı taarruz” başlattı. İlk haftalarda cephe genelinde topçu ve füze atışlarının yanı sıra zırhlı unsurlar ve özel birliklerin kullanıldığı, hava unsurlarının (özellikle İHA/SİHA’ların) yoğun devrede olduğu bir muharebe tablosu oluştu. Savaşın seyrinde belirleyici olan, Azerbaycan’ın cepheyi çözdüğü güney hattıydı. Fuzuli–Cebrayıl–Zengilan–Kubadlı doğrultusunda kurulan baskı, ikmal hatlarını ve mevzileri zorlayarak ilerleme sağladı. Şehir, kasaba ve köy merkezlerinin kontrol altına alınması kademeli biçimde duyuruldu.


29 Ekim’e gelindiğinde resmî açıklamalara yansıyan bilançoda “dört şehir, dört kasaba ve yaklaşık 180 köyün geri alındığı kaydedildi. Kuzey ve orta kesimlerde ise daha çok mevzi tutma ve yıpratma ağırlıklı bir denge göze çarpıyordu. 9 Kasım gecesi yapılan video konferansın ardından, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin tarafından ateşkes bildirisi imzalandı. Çatışmalar Moskova saatiyle 10 Kasım 00:00’dan itibaren durduruldu. Ateşkes metni, Rus barış gücünün konuşlandırılmasını, Laçın üzerinden bağlantıyı ve belirli bölgelerde yeniden konuşlanma-çekilme takvimini düzenledi, akabinde Rus birlikleri sahaya intikal etti. 44 günün sonunda Azerbaycan, yaklaşık 30 yıl fiilen işgal altında kalan topraklarının önemli bir bölümünü geri aldı. 5 il, 4 kasaba ve 286 köy Ermeni işgalinden kurtarıldı. Şuşa’nın geri alınması Azerbaycan zaferinin en önemli göstergesi oldu.



Azerbaycan-Ermenistan Halklarından Şimdiye Bir Bakış

Azerbaycan ve Ermenistan halkları, Güney Kafkasya’da yüzyıllardır iç içe yaşamış, ancak Dağlık Karabağ sorunu ve sınır çatışmaları nedeniyle ağır göçler ve derin travmalar yaşamış iki komşu topluluktur. Etnik, kültürel ve dilsel olarak tamamen farklı kökenlere ve kimliklere sahip iki ayrı millettir. 1990'lardaki Birinci Karabağ Savaşı'nda yaşanan Hocalı Katliamı, 30 yıla yakın süren işgal dönemi ve bir milyona yakın Azerbaycan Türkünün (kaçkınlar ve göçkünler) kendi topraklarından sürülmesi, toplumda büyük bir adalet arayışı ve hınç duygusu biriktirmişti. 2020 ve 2023 zaferleri, Azerbaycan halkında bu tarihsel travmanın aşılmasını ve milli gururun restorasyonunu sağladı. Savaşların sahada bitmesi, toplumsal zihinlerde bittiği anlamına gelmiyor. Bugün iki halkın konjonktürünü Ermenistan toplumunda, Karabağ’ın kaybının ardından sıranın Ermenistan’ın kendi resmi topraklarına (özellikle Sünik/Zengezur bölgesine) geleceği endişesi yüksek. Azerbaycan toplumunda ise Batı Azerbaycan (bugünkü Ermenistan topraklarındaki tarihi Azerbaycan mirası) söylemleri kültürel ve tarihsel düzeyde güçlü bir şekilde korunuyor ve canlandırılıyor. Sovyetler Birliği döneminde Bakü’de, Erivan’da veya Karabağ’da bir arada yaşayan komşuluk yapan, birbirinin dilini az çok bilen yaşlı kuşak, her şeye rağmen bir arada yaşamanın pratik olarak mümkün olmadığı artık bir gerçektir.



Türkiye Cumhuriyeti ile Bu Meselenin Paralelliği

Türkiye Cumhuriyeti yüz yılı aşkın bir süredir birçok etnik ulusu bünyesinde barındırır ve yaşar. Kürtler, Araplar, Çerkezler, Zazalar, Lazlar, Gürcüler, Pomaklar, Boşnaklar, Romanlar ve Türkiye Cumhuriyeti kanunlarınca resmi azınlık sayılan Ermeniler, Rumlar ve Yahudiler. Bu bir Osmanlı İmparatorluğu’nun geçmişinin süregelen devamıdır. Altı yüz yıl boyunca Türklerle bir arada yaşayan bu ulusları bir arada tutmanın kolay olmadığını görüyoruz. Fakat geçmişten gelen bir özveri ile Türkiye Cumhuriyeti anayasası ile bu ulusları kendisine bağlar. 1970’lerde Rumlar ile Kıbrıs Meselesi, 1980’lerde Türkiye Cumhuriyeti dışındaki Kürtler ile meseleler ve zaman zaman gün yüzüne çıkan Ermeni sorunları. Türkiye her zaman bir hukuk devleti olarak anayasasının gereğini her ulusa ve milletine gereğini uygulamıştır. Azerbaycan- Ermenistan gerilimi bir nevi Türkiye-Güney Kıbrıs Rum Kesimi ile olan sürtüşmeye benzese de en çok Doğu Anadolu Bölgesi ile paralellik gösterir. Osmanlı İmparatorluğu'ndan devralınan çok etnikli miras üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşundan itibaren üniter yapıyı korumak adına anayasal vatandaşlık zeminini esas almıştır. Ancak 1980'lerden itibaren (tıpkı Karabağ'da gerilimin tırmandığı dönemle eş zamanlı olarak) Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde terör örgütü PKK'nın ayrılıkçı şiddet eylemleriyle sorunlar uluslararasılaşmış ve kronik bir güvenlik-kimlik krizine dönüşmüştür. Karabağ sorunu iki bağımsız devlet (Azerbaycan ve Ermenistan) arasında uluslararası sınırların ihlali ve işgal temelinde yükselen bir "uluslararası egemenlik ve sınır ihtilafı" iken; Türkiye’deki Kürt sorunu, devlet sınırları içerisinde cereyan eden, üniter devlet yapısı, anayasal vatandaşlık ve terörle mücadele boyutları olan bir "iç güvenlik ve entegrasyon sorunu"dur. Ancak sosyolojik travmalar, demografik kırılmalar, tarihsel komşuluk ilişkilerinin zedelenmesi ve coğrafi aidiyet iddiaları açısından iki mesele arasında derin analojik bağlar kurulabilmektedir. 1990'larda Ermeni işgali nedeniyle yaklaşık bir milyon Azerbaycan Türkünün topraklarından sürülmesine benzer şekilde, Türkiye'de de 1980 ve 1990'larda Doğu Anadolu'da (örneğin Tunceli, Muş, Bingöl ve Hakkâri gibi illerin kırsal kesimlerinde) terör örgütünün baskısı, köy boşaltmalar ve çatışma ortamı nedeniyle yüz binlerce Kürt kökenli vatandaş evlerini terk etmek zorunda kalmıştır. Bu iç göç dalgası, bölge insanında tıpkı Azerbaycan'daki "kaçkınlar" gibi derin sosyo-ekonomik ve psikolojik travmalar yaratmıştır. Bakü'de veya İrevan'da komşuluk yapan yaşlı kuşağın aksine, yeni nesillerde "bir arada yaşamanın pratik olarak artık mümkün olmadığı" gerçeğiyle yüzleşildiği belirtilmektedir. Türkiye'nin Doğu Anadolu Bölgesi'nde ise yüzyıllardır iç içe geçmiş Türk ve Kürt nüfusa rağmen, uzun yıllar süren şiddet sarmalı yerel düzeyde güvensizlik iklimini beslemiştir. Örneğin, Doğu Anadolu'daki karma nüfusa sahip şehirlerde (Kars, Elazığ, Malatya gibi) etnik kimlikler üzerinden mekânsal veya sosyal ayrışma eğilimleri, şiddet dışı dönemlerde dahi zihinsel sınırların kalıcılığına örnek teşkil eder. Ermenistan toplumunda Karabağ'ın kaybından sonra sıranın kendi resmi toprakları olan Sünik/Zengezur bölgesine geleceği endişesi hâkimken; Azerbaycan tarafında ise "Batı Azerbaycan" (bugünkü Ermenistan topraklarındaki tarihi Azerbaycan mirası) söylemi kültürel düzeyde canlandırılmaktadır. Türkiye'de de benzer bir jeopolitik kaygı mevcuttur. Türkiye Cumhuriyeti'nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerini de içine alan tarihsel bir "Büyük Kürdistan" tahayyülü ve bu doğrultuda sınırın hemen ötesinde (Irak'ın kuzeyi ve Suriye'nin kuzeydoğusundaki özerk/fiili yapılar üzerinden) yürütülen mikro-milliyetçi propaganda, devlet reflekslerinde ve Türk kamuoyunda ciddi bir toprak bütünlüğü endişesi yaratmaktadır. Sınır aşan Kürt nüfusunun akrabalık bağları ve siyasi talepleri, tıpkı Azerbaycan-Ermenistan sınır hattındaki jeopolitik gerilimler gibi, bölgesel istikrarsızlığı tetikleyen bir dinamik olarak varlığını korumaktadır.



Türkiye ve Kıbrıs Meselesi ile Paralelliği

Siyaset bilimi ve uluslararası hukuk perspektifinden bakıldığında, Azerbaycan-Ermenistan arasındaki Karabağ sorunu ile Türkiye’nin dahil olduğu Kıbrıs Meselesi en belirgin benzerlikleri taşıyan iki tarihsel süreçtir. Azerbaycan-Ermenistan gerilimi, Türkiye'nin Kıbrıs Rum Kesimi ile olan tarihsel sürtüşmesine ve adadaki etnik/siyasal mücadeleye yapısal olarak büyük ölçüde benzemektedir. Her iki sorun da İmparatorluk bakiyesi topraklarda (Osmanlı ve Sovyetler Birliği) etnik sınırların yeniden çizilmesi, self-determinasyon (kendi kaderini tayin etme) iddiaları, askeri müdahaleler ve demografik yapıların zorla değiştirilmesi süreçlerini içermektedir. Uluslararası sistemdeki güç boşlukları ve rejim değişiklikleri, her iki coğrafyada da donmuş gerilimlerin sıcak çatışmalara dönüşmesine yol açmıştır. Sovyetler Birliği'nin dağılma sürecine girmesiyle birlikte, Karabağ'daki Ermenilerin bölgeyi Ermenistan ile birleştirme isteği (Enosis benzeri bir ilhak çabası) ve Azerbaycan'ın buna karşı çıkması çatışmaları tetiklemiştir. SSCB'nin çekilmesiyle durum tam bir egemenlik mücadelesine ve Ermenistan'ın Azerbaycan topraklarını fiilen işgaline dönüşmüştür. Kıbrıs’ta statükonun bozulması ise Kıbrıs'ta da benzer şekilde İngiliz sömürge yönetiminin çekilmesinin ardından kurulan ortaklık devleti, Kıbrıslı Rumların adayı Yunanistan ile birleştirme (Enosis) ideali sebebiyle çökmüştür. 1963-1974 yılları arasında Kıbrıslı Türklere yönelik sistematik saldırılar ve 1974 yılında adada gerçekleştirilen darbe, Türkiye'nin askeri ve hukuki bir müdahalede bulunmasını zorunlu kılmıştır. Her iki ihtilafta da Türkleri hedef alan şiddet eylemleri ve zorunlu göçler, toplumsal hafızada tamiri imkânsız yaralar açmıştır.


1990'lardaki Birinci Karabağ Savaşı sırasında Ermeniler, 1991'de Hankendi'yi işgal etmiş, ardından Şuşa, Laçin ve Hocalı'da sivil halka karşı katliamlar ve etnik temizlik gerçekleştirmiştir. Bu süreç, yaklaşık bir milyon Azerbaycan Türkünün yurtlarından sürülerek "kaçkın ve göçkün" konumuna düşmesiyle sonuçlanmıştır. Kıbrıs’ta da Aralık 1963'te başlayan ve tarihe "Kanlı Noel" olarak geçen etnik saldırılar ile 1974 öncesindeki süreçte, Kıbrıslı Türkler kuşatma altındaki gettolarda yaşamak zorunda bırakılmış, toplu mezarlarla sonuçlanan katliamlara (örneğin Muratağa, Sandallar, Atlılar ve Ayvasıl katliamları) maruz kalmışlardır. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında ise adada çift yönlü zorunlu nüfus mübadelesi gerçekleşmiş; güneydeki Türkler kuzeye, kuzeydeki Rumlar ise güneye göç etmek zorunda kalmıştır. Tıpkı Karabağ'daki kaçkınlar gibi, adadaki bu demografik ayrışma da derin sosyo-psikolojik travmalara yol açmıştır. Kıbrıs adasında da 1960 öncesinde Türkler ve Rumlar aynı köylerde (karma köylerde) komşuluk ilişkileri yürütmekte, birbirlerinin dillerini ve geleneklerini kısmen bilmekteydiler. Ancak 1963 ve 1974 trajedilerinden sonra adada fiziki ve coğrafi bir bölünme kaçınılmaz hale gelmiştir. Günümüzde adanın kuzeyi (KKTC) ve güneyi (GKRY) arasında sınır kapıları açık olsa dahi, iki halkın federal veya üniter tek bir devlet çatısı altında, geçmişteki gibi sorunsuz bir şekilde "iç içe ve bir arada" yaşaması pratik açıdan imkânsız görülmektedir. Tıpkı Azerbaycan-Ermenistan örneğinde olduğu gibi, savaşların sahada bitmesi veya sınırların çizilmesi toplumsal zihinlerdeki güvensizliği ve bölünmüşlüğü ortadan kaldırmamaktadır.



Bu Meselelerin Diplomatik Süreçleri

Minsk Süreci’nin Tıkanması: 1990'lardaki ateşkesten sonra Azerbaycan topraklarının yaklaşık %20'si fiilen işgal altında kalmış ve AGİT Minsk Grubu çatısı altındaki diplomatik süreçler 30 yıl boyunca hiçbir somut sonuç üretmemiştir. Bu tıkanıklık ve sürdürülemez statüko, en nihayetinde Azerbaycan'ın 2020 yılında askeri güçle "karşı taarruz" başlatmasına ve topraklarını kurtarmasına zemin hazırlamıştır.


Kıbrıs Müzakerelerinin Tıkanması: Kıbrıs meselesinde de Birleşmiş Milletler (BM) gözetiminde onlarca yıldır yürütülen federal çözüm müzakereleri (örneğin 2004 Annan Planı ve 2017 Crans-Montana görüşmeleri) Kıbrıs Rum kesiminin uzlaşmaz tavrı nedeniyle her defasında tıkanmıştır. Tıpkı Karabağ'da diplomatik yolların tükenmesinin sahada askeri bir çözümü (2020 zaferini) dayatması gibi, Kıbrıs'ta da diplomatik tıkanıklık Türkiye ve KKTC'yi artık "federasyon" tezinden vazgeçerek sahada fiilen var olan "iki devletli çözüm" modelini uluslararası alanda tescil ettirmeye yöneltmiştir.


Azerbaycan-Ermenistan (Karabağ) sorunu ve Kıbrıs meselesi; her iki coğrafyada da "Türklerin haklı uluslararası egemenlik arayışlarının" ve "tarihsel etnik güvenlik kaygılarının" ne derece belirleyici olduğunu ortaya koymaktadır. Karabağ'da Azerbaycan'ın elde ettiği askeri zafer statükoyu kökten değiştirirken, Kıbrıs'ta Türkiye'nin 1974'ten bu yana sürdürdüğü askeri ve siyasi garantörlük varlığı adadaki barışı ve Türk varlığını korumaya devam etmektedir. Her iki durumda da diplomasinin tıkandığı ve tarafların bir arada yaşama iradesini kaybettiği durumlarda, askeri/siyasi reel politik hamlelerin yeni sınırları ve yeni toplumsal gerçeklikleri belirlediğini akademik olarak kanıtlar niteliktedir.



SONUÇ

Güney Kafkasya coğrafyasının en uzun soluklu kronik istikrarsızlık kaynağı olan Dağlık Karabağ sorunu, Sovyetler Birliği’nin çözülme sürecinden günümüze dek bölgesel ve küresel dengeleri doğrudan şekillendiren bir egemenlik mücadelesi olarak varlığını sürdürmüştür. Birinci Karabağ Savaşı’nın getirdiği ağır yıkım, işgal edilen Azerbaycan toprakları, Hocalı başta olmak üzere yaşanan sivil katliamlar ve yaklaşık bir milyon Azerbaycan Türkünün göç etmek zorunda kalması toplumsal hafızada derin izler bırakmıştır. Diplomatik yolların ve özellikle AGİT Minsk Grubu'nun 30 yıl boyunca hiçbir somut çözüm üretememesi sonucu ortaya çıkan statüko, 2020 yılındaki 44 günlük İkinci Karabağ Savaşı ile Azerbaycan'ın askeri zaferiyle kökten değişmiştir. Bu askeri başarı, uluslararası hukukta Azerbaycan toprağı olarak tanınan ancak fiilen işgal altında kalan alanların kurtarılmasını sağlayarak Güney Kafkasya'nın güvenlik mimarisini yeniden çizmiştir.


Çalışmanın sosyolojik boyutu incelendiğinde, savaşların sahada nihayete ermesinin toplumsal zihinlerdeki ayrışmaları ve travmaları doğrudan bitirmediği açıkça görülmektedir. Tarihsel süreçte komşuluk ilişkisi yürüten yaşlı kuşakların aksine, yeni nesillerde "bir arada yaşamanın pratik olarak artık mümkün olmadığı" gerçeğiyle yüzleşilmiştir. Ermenistan toplumunda Karabağ’ın kaybından sonra sıranın kendi resmi topraklarına geleceği endişesi (Sünik/Zengezur kaygısı) hâkimken; Azerbaycan cephesinde ise tarihsel miras üzerinden şekillenen "Batı Azerbaycan" söyleminin kültürel düzeyde canlandırılması karşılıklı güven bunalımını beslemektedir.


Bu araştırmada ortaya konan en dikkate değer akademik bulgulardan biri, Karabağ Meselesi’nin Türkiye’nin iç güvenlik ve sınır ötesi jeopolitik mücadeleleriyle kurduğu analojik bağlardır. Türkiye’nin Doğu Anadolu Bölgesi’nde 1980’lerden itibaren mücadele ettiği bölücü terör örgütü PKK'nın ayrılıkçı eylemleri, yarattığı iç göç dalgaları ve sosyo-ekonomik travmalar açısından Karabağ’daki kaçkınlar/göçkünler kriziyle derin benzerlikler taşımaktadır. Her ne kadar Karabağ sorunu iki bağımsız devlet arasında bir "uluslararası sınır ihtilafı" iken, Türkiye'deki durum üniter yapıyı hedef alan bir "iç güvenlik ve entegrasyon sorunu" olsa da demografik kırılmalar, tarihsel komşuluk ilişkilerinin zedelenmesi ve coğrafi aidiyet iddiaları açısından sosyolojik sonuçlar paralellik göstermektedir. Ayrıca, sınırın hemen ötesinde yürütülen mikro-milliyetçi propagandalar ve "Büyük Kürdistan" tahayyülü, Türkiye'de de tıpkı Ermenistan ve Azerbaycan sınır hatlarında olduğu gibi ciddi jeopolitik kaygıları ve toprak bütünlüğü hassasiyetini sürekli kılmaktadır.


Siyaset bilimi ve uluslararası hukuk penceresinden bakıldığında, Karabağ Meselesi’nin en güçlü yapısal paralelliği Kıbrıs Meselesi ile kurulabilmektedir. Her iki süreç de imparatorluk topraklarında (Osmanlı ve SSCB) etnik sınırların çizilmesi, self-determinasyon iddialarının birer ilhak (Enosis/Miatsum) çabasına dönüşmesi, etnik katliamlar ve zorunlu nüfus mübadeleleri ile karakterize olmuştur. Kıbrıs'ta 1963-1974 yılları arasında yaşanan etnik saldırılar ile Karabağ'daki işgal ve temizlik hareketleri metodolojik olarak örtüşmektedir. Günümüzde gerek Kıbrıs’ta fiziki bölünmenin tamamlanmış olması gerekse Karabağ’da sınırların netleşmesi, toplulukların "iç içe" yaşama ihtimalini pratik olarak ortadan kaldırmıştır. Bu bağlamda, her iki sahada da diplomatik tıkanıklıkların (Minsk Süreci ve BM Annan Planı/Crans-Montana başarısızlıkları) tarafları tek taraflı rasyonel/askeri hamlelere ve iki devletli çözüm arayışlarına yönelttiği görülmektedir.


Sonuç olarak, Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki Karabağ ihtilafı, askeri güç ile uluslararası diplomasinin sınırlarını çizen modern bir vaka analizi sunmaktadır. Türkiye açısından ise bu mesele, sadece dost ve kardeş bir ülkeye verilen stratejik desteğin ötesinde, kendi Doğu Anadolu sınır güvenliği ve Kıbrıs milli davası ile doğrudan kesişen jeopolitik bir aynadır. Sahadaki askeri başarılar sınırları yeniden çizip egemenliği güvence altına alsa da Güney Kafkasya ve Doğu Akdeniz’de kalıcı istikrarın anahtarı; tarihsel gerçekleri göz ardı etmeyen, güvenlik öncelikli ve aynı zamanda bölge halklarının sosyolojik travmalarını yönetebilen rasyonel ve kararlı devlet stratejilerinde yatmaktadır.


Yorumlar


bottom of page