top of page

“Şimdiki Zaman Çekiminde” Tekdüzelliğe Çağrı !

  • Mehmet Sait ÇADIRCI
  • 3 gün önce
  • 3 dakikada okunur

Türkiye’de düşünce üretimi meselesi artık yalnızca bir yavaşlama ya da durgunluk problemi değil; doğrudan bir üretimsizlik, bir özgünlük kaybı ve giderek derinleşen bir tekdüzelik sorunudur. Bu durum, yalnızca akademik çevrelerde değil; sinemadan edebiyata, kültürden entelektüel hayata kadar geniş bir alanda kendini açıkça göstermektedir.



Bugün Türkiye’de fikir üretilmiyor; var olan fikirler tekrar ediliyor, dolaşıma sokuluyor ve tüketiliyor. Yeni olanın yerini “yeniden paketlenmiş eski” almış durumda. Bu yalnızca bir tembellik meselesi değil; aynı zamanda bir cesaret eksikliği, bir yönsüzlük ve daha önemlisi bir iddia kaybıdır.



Özgünlük, bir medeniyetin en temel göstergelerinden biridir. Ancak bugün sinemada, edebiyatta ve düşünsel üretimde karşılaştığımız tablo, özgünlüğün yerini ya taklide ya da bir köksüz deneyselliğe bıraktığını göstermektedir. Sinema, kendi hikâyesini kurmak yerine küresel anlatı kalıplarının yerel bir kopyasına dönüşmekte; edebiyat ise ya geçmişin tekrarına sığınmakta ya da bağlamından kopuk bir modernlik içinde dağılmaktadır. Bu da ortaya ne sahici ne de kalıcı bir üretim koymaktadır.



Daha da dikkat çekici olan ise bu üretimsizliğin zamanla bir kültüre dönüşmesidir. Tekrarlanan fikirler, aynılaşan anlatılar ve benzeşen estetik formlar, düşünceyi canlı bir süreç olmaktan çıkarıp mekanik bir sonsuz döngüye hapsetmektedir. Böyle bir ortamda farklı olan ya bastırılmakta ya da marjinalleştirilmektedir. Sonuç olarak toplum, çeşitliliğini ve derinliğini kaybederek tek tip bir düşünce ve üretim düzlemine sürüklenmektedir.



Bu noktada asıl sorun, yalnızca “yetersiz üretim” değil; aktif bir üretim iradesinin yokluğudur. Türkiye’de düşünce çoğu zaman reaksiyon üretir, fakat aksiyon geliştiremez. Eleştiri yapılır, fakat inşa edilmez. Tartışma vardır, fakat derinleşme yoktur. Oysa düşünce, pasif bir birikimle değil; aktif bir kurumsallığın, inşa etme ve yön verme mücadelesinin sürecidir.



Millî İstiklal Akademisi perspektifi, tam olarak bu pasifliğe karşı bir aktifleştirme çağrısıdır. Amaç, yalnızca mevcut durumu analiz etmek değil; üretimi yeniden başlatacak bir zihinsel ve kültürel hareket alanı oluşturmaktır. Bu, fikir üretimini teşvik etmekle sınırlı değildir; aynı zamanda sinemada, edebiyatta ve diğer kültürel alanlarda özgünlüğü yeniden merkeze alan bir üretim anlayışını da gerektirir.



Çünkü istiklâl, yalnızca bağımsız olmak değil; kendi sözünü söyleyebilmek, kendi hikâyesini yazabilmek, kendi hayalini kurabilmek ve bunu ısrarla sürdürebilmek kudretindedir. Bu da ancak aktif, vakur, cesur ve özgün bir üretim iradesiyle mümkündür.



Türkiye’nin ihtiyacı olan iddia, daha fazla konuşmak değil; daha fazla üretmek, daha fazla denemek ve daha fazla risk almaktır. Aksi takdirde, düşünce üretimindeki bu kriz yalnızca devam etmekle kalmayacak, zamanla kalıcı bir zihinsel tekdüzel sömürge sistemine dönüşecektir.




PEKİ NE YAPMALI?

Yukarıda söylediğim gibi, Türkiye’de düşünce üretiminin içinde bulunduğu bu kriz, yalnızca eleştiriyle aşılabilecek bir durum değildir. Asıl ihtiyaç, aktif bir üretim ahlâkının ve özgünlük bilincinin yeniden inşa edilmesidir. Bu noktada yapılması gerekenler açık fakat zordur: Konfor alanını terk etmek, tekrarın güvenli sınırlarından çıkmak ve sahici bir üretim iradesi ortaya koymak.


Bu bağlamda, yapılması gereken ilk şey, düşünceyi durağan bir yorum faaliyeti olmaktan çıkarıp katılımsal bir inşa sürecine dönüştürmektir. Akademi, sanat ve entelektüel çevreler yalnızca eleştiren değil, aynı zamanda çözüm ortaya koyan, deneyen ve risk alan bir üretim anlayışını benimsemelidir.


İkinci olarak, özgünlük yeniden merkeze alınmalıdır. Kendi tarihsel birikiminden kopmadan, fakat onun tekrarıyla yetinmeden yeni bir Millî dil kurabilmek esastır. Taklit ile gelen geçici başarılar yerine, köklerinden beslenen fakat yeni ufuklara açılan bir üretim anlayışı teşvik edilmelidir.


Üçüncü olarak ise disiplinler arası bir bütünlük sağlanmalıdır. Düşünce yalnızca akademik bir üslup olarak değil; sinemada, edebiyatta ve kültürel üretimin her alanında karşılık bulmalıdır. Ancak bu şekilde fikir, hayata temas edebilir ve kalıcı bir etki oluşturabilir.



Bu noktada Mehmet Akif Ersoy’un şu ikazı, bugünün krizine doğrudan hitap etmektedir:



“Sahipsiz olan memleketin batması haktır;


Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.”



Bu söz, yalnızca bir vatan müdafaası çağrısı değil; aynı zamanda bir sorumluluk ve üretim ahlâkı davetidir. Düşünce üretimi de sahipsiz bırakıldığında çoraklaşır, tekrar eder ve nihayetinde yok olur. Ona sahip çıkmak ise ancak aktif bir çabayla, sürekli bir üretimle ve kararlı bir istikametle mümkündür.


Milli İstiklâl Akademisi perspektifi, bu sorumluluğu üstlenme iddiasıdır. Amaç, yalnızca eleştiren değil; üreten, yön gösteren ve yeni bir düşünce dili inşa eden bir zemin oluşturmaktır. Bu zemin, özgünlüğü teşvik eden, üretimi merkeze alan ve farklı alanları birbirine bağlayan bir anlayış üzerine kurulmalıdır.


Çünkü bugün ihtiyaç fazıl olan durum, yalnızca neyin yanlış olduğunu söylemekle değil; neyin doğru olduğunu inşa edebilmektir.




ÇAĞRI

Artık mesele, düşünce üzerine safsatalarla konuşmak değil; düşünce üretmektir.


Tekrarın konforundan çıkıp özgün olanın riskini almak, edilgen kalabalıklar olmaktan çıkıp kurucu bir irade ortaya koymak zorundayız.


Çünkü bu topraklarda ya kendi cümlelerimizi kuracağız ya da başkalarının sözünde kaybolacağız.

 
 
 

Yorumlar


bottom of page