top of page

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti; Stratejik Konum, Türkiye İle İlişkisi ve Seçimler

  • Yazarın fotoğrafı: Alp Arslan BAYRAK
    Alp Arslan BAYRAK
  • 31 Eki 2025
  • 6 dakikada okunur

Giriş

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti son dönemde gündemden uzak, dünya siyasetinde çok fazla göz önünde olmayan bir durumda. Bölgesel savaşlar, küresel ticaret rekabetinde üst perdeden yaşanan gerilimler, Uzak Güney Batı Asya yani Batı’nın deyimiyle Orta Doğu’da son dönemde yaşanan birçok gelişme Kıbrıs’ı hem Türkiye’nin hem de Dünya’nın siyasi merkezinden uzakta tutuyor. Fakat Kıbrıs Adası yani Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Akdeniz’deki stratejik konumu nedeniyle özellikle Türkiye’nin iç siyasetinde hiçbir zaman vitrine kaldırılmaması gereken ender bir maden gibi.

 

 

Stratejik Konum

Kıbrıs Adası, Akdeniz’in en önemli stratejik limanı. Kuzey Afrika’nın, İsrail’in, Suriye’nin, Yunanistan’ın, İtalya’nın ve hatta Karadeniz-Boğazlar-Akdeniz üçgeni üzerinden de Rusya’nın siyasi ve stratejik açıdan baskı altına alındığı, Türkiye’nin iç güvenliği açısından çok kıymetli bir bölge. Özellikle Yunanistan ve İsrail üzerinde ciddi bir baskı oluşturduğu için Balkan ve İslâm coğrafyasının güvenliği açısından da çok büyük bir öneme sahip. Kıbrıs’ın stratejik öneminin ne kadar büyük olduğunun farkında olan Yunanistan, Türk Hava Sahası’na karşı yaptığı ihlalleri, özellikle Türkiye’nin Ege Denizi ve İzmir ile Mersin hattı arasında kalan bölgede yapıyor ve bu ihlallerde KKTC’ye karşı da bir mesaj veriyor. İsrail ise yıllardır uyguladığı politikalar, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan ile yaptığı anlaşmalarla aslında alttan alta Kıbrıs’taki ve Akdeniz’deki Türk mevcudiyetine bir gönderme yapıyor.


Tüm bunların yanı sıra Kıbrıs Adası, Akdeniz’de yer alan petrol ve doğalgaz rezervlerinin büyük çoğunluğuna ev sahipliği yapabilecek deniz mil seviyesine sahip. Akdeniz’deki bu rezervlerin farkında olan İsrail ise emellerine ulaşmak için Gazze Şeridi’ni ilhak etmeye çalışıyor ve tüm dünyaya bu saldırılarının tek sebebinin aslında din olmadığını kanıtlıyor.


Son 20 yıllık dönemde dünya yeni bir sistem arayışına girdi. Dünyanın birçok yerindeki siyasi fay hatları kırıldı, orta ölçekli depremler yaşandı. Bu kırılmalar yakın bir gelecekte daha da güçlü değişimlerin yaşanacağına yönelik çok büyük bir göstergeydi ancak siyasi stratejistler, kendinden emin akademisyenler bu dönemi tam olarak Türkiye’nin lehine yorumlayamadı. İşte, bu kişilerin öngöremediği şeylerden birisi de Kıbrıs Adası ve Türkiye’nin Kıbrıs Politikası oldu.

 

 

KKTC ve Türkiye İlişkisi

Türkiye; Akdeniz’deki en iyi ortağı olan KKTC ile bağını ne yazık ki çok uzun süredir güçlendiremedi. Olası bir Türkiye-İsrail çatışmasında ya da Türk-Yunan Savaşı’nda Kıbrıs Adası’nın stratejik özelliğinin ne kadar öne çıkabileceğini yeteri kadar algılayamadı. Bunların yanı sıra Kıbrıs’taki Türk Halkı ile arasındaki bağı yeterli ölçüde güçlendiremedi. Kıbrıs Barış Harekatı’ndan kısa bir süre sonra tekrardan gün yüzüne çıkan ve günümüzde de adadaki Türkler arasında oldukça kabul gören Federal Kıbrıs Cumhuriyeti fikriyatını yöre halkının zihninden silemedi. Tarihsel süreç içerisinde şehitlerimizin kanlarıyla sulanmış bu bölgedeki bütün kazanımlarımızı çöpe atacak olan Annan Planı referandumunda da maalesef adadaki Türk halkının yönelimini değiştiremedi.


Türkiye, self-determinasyon hakkını kullanan KKTC’nin kendini dünyaya yeni bir devlet olarak ilan ettiği 15 Kasım 1983 yılından bu yana ada yönetimine karşı istikrarlı bir siyasi tutuma sahip oldu. Türkiye, koruyucu bir tutumla yaklaşık 42 yıldır Kıbrıs’taki Türk devletinin mevcudiyetini destekledi. Zaman zaman ada yönetimine gelen siyasilerin farklı politikalarıyla Türkiye ile ilişkiler belli dönemler sıcak, belli dönemlerde de soğuk ve mesafeli bir yapıya sahip oldu.


Başlangıçta bu ilişkiler, Türk Federe Devleti’nin kuruluşuna yardımcı olan Kıbrıs Barış Harekatı’nın yaratmış olduğu havayla birlikte olumlu bir şekilde seyretti. Karşılıklı olarak büyükelçiler atandı, kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş ile Türkiye’nin o dönemki yöneticilerinden olan Bülent Ecevit, Süleyman Demirel ve Necmettin Erbakan arasında oldukça güçlü ilişkiler kuruldu. Bu dönemlerdeki Amerikan ambargosu Türkiye’de iç siyaset dengelerini bozsa da Türkiye ile KKTC arasındaki ilişkiye ciddi biçimde zarar vermedi.


Ancak Rauf Denktaş’ın 21 yıllık liderliği sonrasında göreve Mehmet Ali Talat geldi. Kendisinin 5 yıllık döneminde Türkiye ile ilk ciddi anlaşmazlıklar yaşandı. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ne olan bakışı adadaki Türkiye varlığı üzerine ciddi tartışmalara sebep oldu. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile kurmaya çalıştığı çabaların yanı sıra Cumhurbaşkanı olmadan önce Annan Planı’na karşı yaklaşımı ve Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti fikrini dönemin Rum Yönetimi lideri Dimitris Hristofyas ile ‘’tek egemenlik, tek vatandaşlık’’ anlayışıyla birlikte benimsemesi sonrasında Türkiye ile KKTC ilişkileri durma noktasına geldi. 2004 yılında yapılan referandum sonucunda Kıbrıslı Türklerin kabul edip, Rumların reddetmesiyle Annan Planı’nın uygulanamaması bir nevi bizlerin imdadına yetişti.


2010 yılında yapılan seçimler sonucunda Mehmet Ali Talat dönemi sona erdi ve yerine Derviş Eroğlu geldi. Derviş Eroğlu döneminde hem Türkiye-KKTC ilişkileri hem de KKTC-Güney Kıbrıs Yönetimi ilişkilerinde belli başlı gelişmeler kaydedildi.  Bu dönemde KKTC aslında kendi içinde bir sorgulama aşamasına girdi. Kendisinin Cumhurbaşkanlığı döneminde her ne kadar Türkiye ile ilişkilerde ciddi gelişmeler olsa bile Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti politikaları devam etti.


Derviş Eroğlu sonrasında göreve gelen Mustafa Akıncı döneminde de arka planda ‘’birleşme’’ fikri ön plandaydı. Türkiye ile iplerin çok ciddi bir şekilde gerildiği, Türkiye’nin Kıbrıs’ta ‘’çirkin bir hegemonyaya sahip’’ zorba bir ülke olduğu yönündeki açıklamalarıyla beraber adada artan derin toplumsal sorunlar Akıncı döneminde de Türkiye ile ilişkileri çok ciddi bir şekilde zedeledi. Akıncı dönemi, 23 Ekim 2020’de Ersin Tatar’ın göreve gelmesiyle son buldu.


Ersin Tatar dönemi, Türkiye ile ilişkilerin güçlendirilmesi adına ciddi adımların atıldığı önemli bir dönüm noktası oldu. KKTC’nin kuruluş yıllarından sonra Türkiye ile ilişkilerin derinleştiği, Türkiye tarafından adaya yapılan yatırımların arttığı, ikili iş birliğinin geniş bir yelpazede ele alındığı bu dönemde özellikle Cumhurbaşkanımız sayın Recep Tayyip Erdoğan ile Ersin Tatar’ın ikili ilişkisi Türkiye ile olan yakınlaşmanın olumlu seyrettiğini gözler önüne serdi. Türkiye tarafından adaya yönelik mali desteğin artması, yeni Cumhurbaşkanlığı Binası’nın açılışı ve temsil ettiği sembolik değer, adadaki askerî kapasitenin genişlemesi gibi önemli adımlar son yıllardaki Türkiye-KKTC ilişkileri adına kıymetli oldu.


Fakat Ersin Tatar döneminde KKTC içinde ciddi hükümet krizleri meydana geldi. Seçimlerden 2 ay sonra kurulabilen Saner Hükümeti çok fazla dayanamadı, bakan istifaları ve kaset skandalının ardından 13 Ekim 2021’de Başbakan Ersan Saner’in istifasıyla dağıldı. Ardından göreve gelen Faiz Sucuoğlu’nun kurduğu iki hükümette uzun ömürlü olmadı, milletvekilliği için yapılan genel seçimlerden sonra oluşturulan yeni hükümetlerde kısa ömürlü ve halkın derdine derman bir politika üretemediler. Bu dönemde özellikle ülkedeki enflasyonun yükselmesi, toplum nezdinde yaşanan bazı problemler ve protestolar Ersin Tatar’a olan güveni zedeledi. Ancak Ersin Tatar döneminde başörtüsü sorununun çözüme kavuşturulması Kıbrıs halkı ve ada halkının bireysel özgürlükleri adına olumlu bir adım oldu.

 


Yeni Dönem ve Yeni Yönetim

Ersin Tatar, 24 Ekim 2025’te gerçekleştirilen Cumhurbaşkanlığı Seçimleri’nde ana muhalefet lideri Tufan Erhürman’a kaybetti. Fakat bu seçim sadece KKTC’de değil, Türkiye’de de oldukça dikkatli bir şekilde takip edildi. Çünkü Tufan Erhürman bu seçimlerde, son dönemde rafa kalkmış gibi görünen Federal Kıbrıs Cumhuriyeti fikriyatını seçim vaadi olarak tekrardan halkın önüne sunmuştu. Ada halkının da uzun süredir olumsuz bakmadığı bu fikriyatın tekrardan gün yüzüne çıkması bu seçimlerin önemini Türkiye içinde oldukça arttırmıştı.


Yeni yönetime ilk tepki Cumhur İttifakı’nın ortağı ve Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı sayın Devlet Bahçeli’den geldi. Kendisi bu seçimi oldukça sert bir şekilde eleştirdi, KKTC’nin Türkiye’ye bağlanması konusunu tartışmaya açtı. Hükümet kanadından gelen diğer açıklamalar ise daha çok temkinli ve itidalli oldu.


 

Sonuç

Türkiye’nin Kıbrıs Politikasına Yönelik Öneriler

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, self-determinasyon hakkını kullanarak yeni bir devlet olduğunu dünyaya duyurduğu 15 Kasım 1983 tarihinden bu zamana kadar geçen 42 yıllık süreçte sadece Türkiye tarafından tanınan, Birleşmiş Milletler tarafından tanınmayan ‘’de facto’’ statüsünde bir ülke. Bu nedenle Türkiye’ye neredeyse tamamen bağımlı durumda. Türkiye dışındaki herhangi bir ülke tarafından tanınmaması, iç siyasette yaşadığı derin fikir ayrılıkları ve hükümet krizleri, toplumun seküler-muhafazakâr olarak iki kutba ayrılması, adada artan mafyalaşma ile fuhuş ve uyuşturucu ticaretinin yarattığı asayiş problemler ve ekonomik sorunlar ada halkının eski kavrayışla ‘’yeni politikalara’’ yönelmesine neden oluyor. Federal Kıbrıs Cumhuriyeti fikri ise zaten ülkenin kurulduğu ilk yıllardan bugüne kadar varlığını koruyor. Ada halkının talepleri ise yeni dünya düzeninin yaratmış olduğu ihtiyaçlar doğrultusunda evrimleşiyor, bu da eski sorunlarla birleştiği zaman ‘’Avrupa kapılarının açılmasının önündeki en büyük engel Türkiye’dir’’ bakışının halk arasında popülerleşmesine sebep oluyor.


İşte Türkiye ve KKTC arasındaki en büyük problemde burada yatıyor.


Türkiye, Barış Harekâtı ile KKTC’nin varlığını sağlayan en büyük güvence mi ?


Yoksa adanın özel statüsünü kullanarak kirli işlerini yürüten ve Avrupa’ya entegrasyonu engelleyen ağır bir yük mü ?


KKTC hükümetleri gerek siyasi gerek toplumsal açıdan yukarıda belirtmiş olduğumuz her iki soruyu da dengeye uygun bir şekilde yıllardır cevaplamayı denedi. Belli dönemler Rum Yönetimi ile belli dönemlerde de Türkiye ile yakın ilişkiler içerisinde olmaya çalıştı ve ılımlı bir denge politikası güderek yoluna devam etmeye çalışıyor.


Fakat burada sormamız gereken bir başka soru ise şu; Türkiye, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile ilişkilerinde nasıl bir yöntem izlemeli ?


Türkiye, özellikle KKTC’nin 42 yıldır belli dönemlerde yakın belli dönemlerde de soğuk politikalarının yeni dünya düzeninde alacağı denge formunu yakından takip etmeli. Birçok açıdan Türkiye’ye bağımlı olan ada yönetiminin Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ne karşı son dönemde uygulayacağı politikaları tarihsel süreci de göz ardı etmeden incelemeli, gerekli durumlarda da bu politikalara yönelik tavrını net bir şekilde göstermeli.


Sorunun daha da büyümesi durumunda BM’de geçmiş yıllarda ele alınan çalışmaları da göz önünde bulundurarak adanın Türkiye ile entegrasyon sürecini yereldeki problemleri de gözeterek başlatmalı.


Aksi halde Kıbrıs, fikren ve fiilen daha büyük tehlikelere gebe.

 

 
 
 

Yorumlar


bottom of page