1979 Devrimi, ABD-İsrail-İran Savaşı ve Asimetrik Savaş Kavramı
- Alp Arslan BAYRAK
- 26 Nis
- 7 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 9 May

GİRİŞ
Bugün 28 Şubat tarihinde başlayan ABD-İsrail-İran Savaşı’nın 56. günü. Karşılıklı açıklamalar, tehditler ve kayıplarla geçen 56 gün.
Şu günlerde dünya birçok savaşla, iç çatışmayla, ciddi siyasî ve iktisadi krizlerle meşgul. Şubat 2022’den beri devam eden Ukrayna-Rusya Savaşı, cephesi ve çehresi her geçen gün daha da büyüyen İsrail-Filistin (Hamas)-Lübnan (Hizbullah) Mücadelesi, İsrail’in yayılmacı politikasının bir yansıması olan ve ABD’nin de dahil olmasıyla beraber dünyaya olan etkisi gün geçtikçe daha da artan ABD-İsrail-İran Savaşı gibi birçok aktif savaş devam etmekte. Bu savaşların, çatışmaların yanı sıra Yemen’de, Myanmar’da, Sudan’da, Afganistan’da, Pakistan’da, Suriye’de ve daha birçok yerde meydana gelen iç çatışmalar, devrimler ile aslında dünya, uzun süredir hiç görmediği kadar yoğun ve yıkıcı problemlerle uğraşmakta.
Kısacası dünya gittikçe daha karmaşık ve güvensiz bir ortama sürüklenmekte.
‘’Hayatta bazı anlar vardır, bazı kırılmalar. Bunlar yaşamı ciddi bir şekilde etkiler. Aynı kırılmalar toplumlar ve devletler içinde geçerlidir. Bu kırılmalar içerisinde bazıları vardır ki toplumu, devleti ve hatta zamanı yeniden tanımlamamıza sebep olur. ‘’
DEVRİMDEN BUGÜNE
İlk Olaylar ve Devrim
Takvimler 1978 yılının Ocak ayını gösterdiğinde İran’ın Kum şehrinde bir dizi protesto meydana geldi. Ruhullah Mustafavî Musevî’ye -yani Ayetullah Humeyni’ye- karşı hakaret içerikli bir makalenin yayınlanması sonrasında meydana gelen olaylarda öğrenciler ve kolluk kuvvetleri arasında çok ciddi çatışmalar yaşandı. Bu çatışmalarda yaşanan ölümler hasebiyle 40 günlük süren nispeten sakin bir dönemden sonra Tebriz, Tahran ve birçok şehirde Şahlık Rejimi’ne yönelik kitlesel ayaklanmalar baş gösterdi. 8 Eylül’de Tahran’da gerçekleşen protestolar sırasında ordunun protestoculara karşı açtığı ateş sonucu yüzlerce kişi öldü. Tarihe Kara Cuma olarak geçen bu hadiseden sonra rejimle halk arasındaki ipler tamamen koptu.
Ülkede yaşanan ekonomik ve sosyal krizle beraber artan olaylar, rejimin meşruiyetini kaybetmesi ve süregelen öfke; toplumun dayanak noktalarını değiştiren ciddi etkenler oldu. İslâmî bir kimlikle kendini yeniden tanımlayan, esnaf ve öğrencilerin başını çektiği İran toplumu, Şahlık Rejimi’ni ülke içerisinde yer alan solcu unsurlarla birlikte devirdi ve 1979 yılında artık İran, bir İslâm Devleti oldu.
Aslında bu devrim salt bir şekilde bir grubun liderliğinde gerçekleşmedi. Ülke içerisinde yer alan birçok grubun cephe örgütü mantığıyla teşkilatlandığı, dış ülkelerden gelen ciddi desteklerle birlikte kozmopolit bir çerçevede cereyan etmişti.
Fakat Ruhullah Mustafavî Musevî’nin -yani Ayetullah Humeyni’nin- 1964’ten 1979’a kadar Türkiye, Irak ve Fransa gibi ülkelerde geçen sürgün yaşamı sırasında İran toplumunda artan etkisi, bu devrim sonrasında ülke içerisindeki yapılanmanın cephe örgütü mantığıyla değil, İslâmî bir kimlikle gerçekleşeceğini ise tüm dünyaya gösterdi ve Mart 1979 Anayasası %98 kabul oyuyla İran İslâm Cumhuriyeti’ni ilan etti.
İslâm Cumhuriyeti Sonrası
Kabul edilen anayasa ile dini lider ilan edilen Ruhullah Mustafavî Musevî, artık Allah’ın ayeti, delili ve işareti gibi manalara gelen Ayetullah Humeyni olarak anılmaya başladı.
Aslında bu tanımlama bir temsilden çok daha büyük anlamlar ifade ediyordu. Vatikan Devlet Başkanı, Katolik Hristiyan dünyasının lideri olan ve sözü, işareti mutlak kabul sayılan papalık makamı nasıl Katolik Hristiyan dünyanın mutlak temsiliyse, Ayetullahlıkta Şii dünyanın mutlak bir temsili konumuna yükseliyordu.
Devrim sonrasında değişen ve şekillendirilen toplum yapısı, devlet aygıtının ve bürokratik unsurların mutlak bir şekilde teokratikleştirilmesi ile dini cumhuriyet; önce iç unsurlarla verdiği mücadeleyi kazanmış, dış politikada da -başta ABD olmak üzere- ne emperyalist Batı dünyasını ne de kan emici SSCB’yi bir müttefik olarak yanında görmüştü. Artık ülkede sadece özüne dönen, dinini ve kendi kimliğini bilen ve sadece İran’ı önceleyen bir anlayış hakimdi.
Bu tarihten sonra kimliği değişen ve emperyalist unsurları mutlak bir düşman kabul eden İran İslâm Cumhuriyeti iç politikada daha sert ve tek, dış politikada ise daha radikal ve gözü pek olmuştu. Ve bu durum 47 yıl süren bir hazırlığı beraberinde getirmişti.
Şİİ HİLALİ VE İRAN DIŞ POLİTİKASI
İran İslâm Cumhuriyeti’nin dış politikadaki pozisyonu Şii Hilali ile tanımlanabilir. Şii Hilali, İran'dan başlayarak Irak, Suriye ve Lübnan üzerinden Akdeniz'e uzanan, Şii nüfusun yoğun olduğu veya İran'ın nüfuz alanındaki bölgeleri kapsayan jeopolitik bir terimdir. Bu bakış çerçevesinde dış politikasına yön veren İran; vekil güçlerle veya yerel ortaklarla beraber bu politika çevresinde gelişen bir yapılanma inşa etmiştir. Irak’taki milis güçlere, Suriye’de devrik Esad yönetimine, Lübnan Hizbullah’ına ve Hamas gibi güçlere verilen koşulsuz destek ile Yemen’de bulunan Husilere verilen destek bu politikanın bir göstergesidir. Şii Hilali ile dış politikasına yön veren İran, bu anlayışla birlikte hem ülkesini hem de Şii dünyasını bir güvenlik hattıyla korumaya çalışıyordu.
Fakat Şii Hilali, 2023 yılından başlayarak çok ciddi kırılmalar yaşadı. Aksa Tufanı Operasyonu sonrasında İsrail’in dış politikadaki tutumunun bir delilik halini alması ve önce Hamas’a, ardından da Lübnan Hizbullahı’na yönelik yaptığı çok ciddi saldırılar, 8 Aralık 2024’te Esad’ın devrilmesiyle beraber Suriye’de meydana gelen kırılmalar ve Yemen’de yalnızlaşan Husiler, Şii Hilali’nin işleyişini ciddi ölçüde zayıflattı. Bugünlere geldiğimizde ise İran İslâm Cumhuriyeti, Şii Hilali’nde yalnızca sınırlı ölçüde Husilerle beraber iş yapabilmekteydi.
Dış politikada çatırdayan Şii Hilali’ni ülke içerisinde meydana gelen birçok problem izledi. Devlet aygıtının ağırlaşması, aksaması ve değişen toplum yapısına cevap verememesi nedeniyle meydana gelen protestolar, kanlı çatışmalar sonucunda birçok insan hayatını kaybetti. Dış politikada ise her geçen gün yalnızlaşan, ortaklık kurduğu birçok unsur yayılmacı İsrail veya ABD tarafından pasifize edilen İran, dış politikada da ciddi kırılmalar yaşamaktaydı. Gazze Soykırımı ve daha birçok olay nedeniyle İsrail’i ve İsrail’in iş birlikçisi ABD’yi kendine düşman gören İran, yeniden dizayn edilen Orta Doğu denkleminde yer almıyordu.
ABD-İran Görüşmeleri ve Yeni Denklem
Aslında günümüzde Orta Doğu’da denklemleri okumak basittir. İsrail ile -ve de ABD ile- ya dostsundur ya da düşman. Ya iş birliği yaparsın ya da savaş. Başka bir açıklaması yoktur ve bu İran içinde geçerlidir.
ABD, Orta Doğu’daki bu dış politika anlayışının önünde en büyük engel kabul ettiği İran ile uzun süredir görüşüyordu. 12 Nisan 2025’ten 7 Nisan 2026 yılına kadar süren bu görüşmelerde ABD’nin teklifi medyaya veya diğer unsurlara farklı servis edilse de aslında teklif netti; İsrail’e tehdit olmamak.
Ancak neredeyse bir yıldan uzun süren bu görüşmelerden bir netice elde edilemedi. Takvim yaprakları 28 Şubat 2026’yı gösterdiğinde ise artık savaş başladı.
Artık ABD’de Savaşta
İsrail ve ABD, 28 Şubat 2026'da İran'ın Tahran, İsfahan, Kum, Kereç ve Kirmanşah şehirlerine "Aslanın Kükreyişi" ve "Destansı Gazap Operasyonu" kod adlarıyla bir dizi hava saldırısı düzenledi. Bu saldırılar Gazze Soykırımı sonrasında İran ve İsrail arasında meydana gelen çatışmalardan büyük bir farklılık arz ediyordu. Çünkü bu saldırılar artık sadece Tel Aviv’den yapılmıyor, Washington’dan da gerçekleştiriliyordu.
Savaşın ilk aşamalarında İran, çok ciddi kayıplarla baş başa kaldı. Savaşın ilk gününde İran Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney hayatını kaybetti. Bu kaybı kısa sürede İran Savunma Bakanı Aziz Nasirzade, İran Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi, İran Devrim Muhafızları Ordusu Komutanı Muhammed Pakpur ve İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Ali Laricani gibi isimler izledi. Kısaca özetlemek gerekirse İran, bir devletin ana omurgası diyebileceğimiz birçok üst düzey yetkilisini savaşın daha ilk günlerinde kaybetmişti.
Yüksek devlet yetkilerinin hayatını kaybetmesini ülke içerisinde patlak veren bir dizi olaylar, çatışmalar ve rejim karşıtı protestolar izledi. Bu aşamada artık ABD ve İsrail
-dolayısıyla da Batı dünyası- savaşın kısa sürede ABD ve İsrail lehine sonuçlanacağını, İran’da meydana gelen olayların ise bir rejim değişikliği meydana getirebileceğini düşünmeye başladı.
İRAN’IN SAVAŞ STRATEJİSİ
28 Şubat Saldırıları sonrasında birçok devlet yetkilisini kaybeden İran yönetiminde kısa süren bir panik havası oluştu. Kısa süren bu süreçte insanların kanalize edileceği noktayı iyi hesaplayan, savaşın emperyalizme karşı bir direniş olduğunu topluma aktaran ve ülke içerisinde meydana gelen olayları -kanlı veya sertte olsa- bastıran İran yönetimi, savaşın ilk safhalarından sonra bir strateji değişikliğine gitti. Yeni belirlenen strateji düşmanı doğrudan yok etmeyi değil, düşmanı yıpratarak savaşma gücünü azaltmayı ve savaşın sürdürülebilirliğini sınırlamayı hedefliyordu.
Terim olarak asimetrik savaş anlamına gelen bu stratejiyle birlikte İran; kendisinden askeri, ekonomik ve dahası birçok noktada güçlü olan düşmanlarını yorgun düşürmeyi hedefliyordu.
Asimetrik Savaş Kavramı ve Savaşa Etkisi
Savaşın ilk safhalarında yaşadığı kayıpları telafi etmeye çalışan, yeni bir Dini Lider olarak Mücteba Hamenei’i belirleyen İran; savaşın taraflarına olan ekonomik ve siyasi yükünü daha da ağırlaştırmaya karar verdi. Bu amaca yönelik olarak savaşa taraf olan cepheleri büyütmek isteyen İran; BAE, Bahreyn, Suudi Arabistan gibi Körfez Ülkeleri başta olmak üzere ABD-İsrail müttefiki olan birçok bölgeye misilleme saldırısı düzenledi. Bu saldırılar sonrasında ABD üzerinde diplomatik bir baskı oluşturmaya çalışan İran, Hürmüz Boğazı’nı da kapatarak dünya petrol ticaretine çok ciddi bir darbe vurdu. Yemen’de bulunan Husilerle birlikte Babülmendep Boğazı’nı da kapatabileceğini ima eden ve bu hareketliyle de Süveyş Kanalı üzerinden dünyaya açılan bir diğer kritik ticaret rotasını da tehdit eden İran, savaşın dünyaya olan ekonomik baskısını daha da arttırmayı hedefledi.
Hürmüz Boğazı; Kuveyt, Irak, Suudi Arabistan, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar gibi ülkelerin ihraç ettikleri petrolü uluslararası pazarlara ulaştırmaktadır. Dünya petrol ticaretinin yaklaşık %35’i bu bölgeden dünyaya aktarılmaktadır. Aynı zamanda dünya sıvılaştırılmış gaz (LNG) ihracatının da %66'sı Hürmüz Boğazı üzerinden gerçekleştirilmektedir. Kısacası İran’ın bu politikası, ABD ile müttefik olan bölge ülkelerinin ABD’ye yönelik siyasi baskısını giderek arttırmasına sebebiyet vermektedir.
Asimetrik Savaş stratejisi ve Hürmüz Boğazı’nın kapatılması sonrasında ABD, İsrail muhalefeti olmasına rağmen savaşın ekonomik ve siyasi olarak sürdürülmesinin çok zor olması nedeniyle İran ile müzakerelere tekrar başlamaya karar vermiştir. Pakistan’ın başkenti İslamabad’ın ev sahipliğinde başlayan ve uzun yıllar sonra ABD ve İran yetkililerinin ilk defa yüz yüze yaptığı İslamabad Görüşmeleri ile sağlanan geçici ateşkes sonrasında taraflar, yeniden diplomatik sahaya dönmeyi kabul etmiş görünmektedir. Her iki ülkenin de antlaşma için öne sürdüğü şartların tavizsiz olması her ne kadar bu görüşmelerin kırılganlığına işaret etse de bir savaşın askeri sahadan diplomatik sahaya taşınması değerli görünmektedir. Sağlanan geçici ateşkesle birlikte her iki tarafa da toparlanma ve savaşı sürdürebilme fırsatı veren bu görüşmelerin dünyaya bir barış fırsatı sunup, sunmayacağını ise zaman gösterecektir.
Sonuç: Savaşın Dünyaya ve Türkiye’ye Etkisi
ABD-İsrail-İran Savaşı, dünyanın ekonomik ve ticari açıdan birbirine ne kadar bağımlı olduğunu bir kez daha gözler önüne sermiştir. Bu savaşla birlikte dünya ticaret sistemi içerisinde yer alan en ufak bir taşın dahi hareket etmesinin çok ciddi kırılmalara sebebiyet vererek sadece bölgeye veya bölge ülkelerine değil, tüm dünyada ciddi sorunlar yaşatabileceği tekrardan hatırlanmıştır. Yeni savaş terimlerinin, stratejilerin ve savaş kavramının yeniden değerlendirilerek daha karmaşık ve daha çözümsüz bir hale geldiği bu savaşla beraber bölgede ve dünyada müttefiklik kavramı yeniden ele alınır olmuştur. Büyük can kayıplarının yaşandığı, bölgesel savaş riskinin ciddi bir şekilde arttığı, küresel ekonomi ve enerji krizinin patlak verdiği, kazananının olmadığı ve kırılgan bir hale gelen bu savaşla birlikte dünya, bölgesel ve küresel olarak yeni siyasi denklemlere kapı aralamıştır.
Türkiye açısından ise bu savaş sonrasında petrol ve doğalgaz fiyatlarında ciddi artışlar meydana gelmiş, enerji maliyetleri katlanmıştır. Dış politikada ise asırlık Cumhuriyet anlayışı olan denge siyasetini sürdürebilmek zorlaşmış, bölgeye yayılarak daha da büyüyebilecek bir savaşın tarafı olmak Türkiye’nin ulusal güvenliğini ciddi bir şekilde etkilemiştir. NATO ve Batı müttefikliği -dolayısıyla da ABD müttefikliği- toplum ve devlet yöneticileri açısından tartışılmaya açılmış, İsrail ile olan gerilim daha da tırmanmış ve başta İran olmak üzere bölge ülkeleriyle olan ilişkiler daha kırılgan bir hale gelmiştir.
Kısacası dünya gibi Türkiye’de bu savaştan nasibini almış, birçok açıdan zor ve karmaşık bir denklemle baş başa kalmıştır.
.png)




Yorumlar